"Adalet Takvimle Değil, Eşitlik ve Hakkaniyetle Ölçülmeli"
Türk Ceza Kanunu’na dayanan infaz düzenlemeleri, bazı ciddi eşitsizlikler ve hak ihlalleri doğurmuştur. İlk olarak, Anayasa’nın eşitlik ilkesinin ihlal edildiği belirtilmektedir. Ceza infazındaki eşitlik anlayışı yerine, yalnızca cezaevinde bulunma koşuluna öncelik verildiği için yargı sürecindeki aksaklıkların mağduriyetleri bireylere yansıtılmıştır.
İkinci olarak, suç tarihi yerine hükümlü olma kriterinin getirilmesi, haksızlık yaratmaktadır. Bu, adil yargılanma hakkı ve infazda eşitlik ilkelerine aykırı bir durum oluşturmakta, suçlular arasında keyfi ayrımlar yapılmasına neden olmaktadır. Geleneksel infaz düzenlemelerinin kökenine dayanan adalet anlayışı, bireyler arasında adil bir tehdidi sağlamaktan uzak düşmektedir.
Üçüncü bir nokta ise, yargı süreçlerinin gecikmesinin bireylere mal edilmemesi gerektiğidir. Yargılamaların uzun sürmesi ve ceza kararlarının geç kesinleşmesi devletin sorumluluğundadır. Ancak mevcut düzenlemeler, bu durumu göz ardı ederek mağduriyet yaratmakta ve adaletin gerçekleştirilmesini zorlaştırmaktadır.
Dördüncü olarak, cezaların bireyselleştirilmesi prensibinin ihlal edilmesi önemli bir sorun teşkil etmektedir. Ceza hukukunun temel prensiplerinden biri olan bireyselleştirme ilkesinin göz ardı edilmesi, sadece fiziksel olarak cezaevinde kalanların çıkarına bir düzenleme yapılmasıyla sonuçlanmıştır. Cezaların amacı, toplumun düzenini sağlarken aynı zamanda bireyleri reforme etmek olmalıdır.
Son olarak, Anayasa’nın hukuk devleti ilkesiyle çelişen bir durum ortaya çıkmaktadır. Hukuk devleti, yasaların bireyler arasında ayrımcılık yapmadan uygulanmasını zorunlu kılmaktadır. Ancak mevcut durum, devletin kendi sorumluluğunu yerine getirmemesi nedeniyle oluşan mağduriyetlerin bireylere yüklenmesine yol açmaktadır.
COVID-19 pandemisi döneminde cezaevlerinde yaşanan olağanüstü durumlar nedeniyle çıkarılan infaz düzenlemeleri, başlangıçta kamu sağlığını korumak açısından önemli bir tedbir olarak değerlendirilmiştir. Ancak zamanla bu düzenlemenin belirli yönleri yeni tartışmalara neden olmuştur. Özellikle, 31 Temmuz tarihinin esas alınarak yapılan ayrım, benzer hukuki durumda bulunan kişiler arasında farklı uygulamalara sebep olmuştur. Bu durum, "Adalet, aynı suçu işleyen kişiler arasında yalnızca tarihe göre farklı mı uygulanabilir?" sorusunu gündeme getirmektedir.
Hukuk devletinin temel ilkelerinden biri olan kanun önünde eşitlik ilkesi, yasama organının belirli tarihler esas alarak düzenlemeler yapmasına olanak tanırken, bu düzenlemelerin nesnel ve makul gerekçelere dayanması beklenmektedir. Aksi takdirde, hukuken mümkün görülen bir uygulama, toplum vicdanında tartışılmaya devam edecektir. İnfaz hukuku, yalnızca cezanın nasıl infaz edileceğini düzenlemekle kalmayıp, aynı zamanda toplumsal barışı, yeniden kazanmayı ve hukuk güvenliğini gözetmektedir. Bu nedenle, benzer tasniflerden kaynaklanan farklı uygulamaların yeniden ele alınması gerektiği vurgulanmaktadır.
Adalet, yalnızca mahkeme salonlarında verilen kararlarla değil, infaz sürecindeki uygulamalarla da ölçülmelidir. Toplumun hukuk sistemine duyduğu güven, kuralların öngörülebilir, eşit ve hakkaniyete uygun bir şekilde uygulanmasıyla pekişir. Bu bağlamda, benzer hukuki durumlarda haklı gösterilmesi zor farklılıkların giderilmesi, demokratik hukuk devletinin bir gereğidir.
Sonuç olarak, adaletin ölçüsü takvim değil, eşitlik ve hakkaniyet olmalıdır. Hukukun amacı, hak ve özgürlükleri eşitlik ve hakkaniyet temelinde güvence altına almaktadır. Güçlü bir devlet, gerektiğinde kendi düzenlemelerini gözden geçirebilen bir devlet olmalıdır. Sağlam bir hukuk, toplumun vicdanında karşılık bulan bir hukuk sistemini ifade eder.



